Amos: Sessizliğin Arkeolojisi

Amos: Sessizliğin Arkeolojisi
Amos, tipik bir akropolis, yani ‘yüksek şehir’; antik dönemlerde bir kent kurulurken birinci dereceden önceliğin savunmaya verildiği biliniyor. Amos da etrafı sarp uçurumlarla çevrili bir tepe üzerinde kurulu. Aşağıda, nefes kesici güzellikteki Kumlubük koyu bu yükseklikten baş döndürücü bir peyzaj halini alıyor.

Antik dönemlerde ‘Rhodes Peraea’, ‘Rodos’un Karşıyakası’ olarak adlandırılan bölgenin arkeolojik açıdan en özgün yerleşimlerinden birisi Amos. Bir Karya yerleşmesi olduğu, M.Ö 408’de bir araya gelerek Rodos Birliği’ni oluşturan üç şehir devleti, Ialisos, Kamiros ve Lindus’dan, Lindus’a bağlı olarak kurulduğu sanılıyor.  Amos, tipik bir akropolis, yani ‘yüksek şehir’; antik dönemlerde bir kent kurulurken birinci dereceden önceliğin savunmaya verildiği biliniyor. Amos da etrafı sarp uçurumlarla çevrili bir tepe üzerinde kurulu. Aşağıda, nefes kesici güzellikteki Kumlubük koyu bu yükseklikten baş döndürücü bir peyzaj halini alıyor.
Rodos Peraea’nın üç tiyatrosundan biri
Amos’un orjinalliği birkaç nedene dayalı. Bunlardan birisi, Rodos Karşıyakası olarak adlandırılan bölgedeki üç tiyatrodan birine sahip olması. Kastabos ve Loryma’da bulunan diğer iki tiyatrodan geriye çok az kalıntı kalmışken Amos’daki tiyatro aradan geçen yüzyıllar düşünüldüğünde çok iyi durumda. Tiyatronun 5 metre yüksekliğindeki amfi duvarları ile üç bölümden oluşan sahne temelleri neredeyse olduğu gibi duruyor. Bu tiyatroda her oyundan önce yapılan törende Dionysus’a kurbanların sunulduğu bir de sunak var.
Kentin kalınlığı 2 m’yi yüksekliği ise 4 m.’yi bulan savunma duvarları ve kuzey yönüne bakan kapısı da günümüze kadar ulaşabilmiş yapıları arasında yer alıyor. ‘Kiklopyan’ tarzı bir duvarcılıkla inşa edilmiş olan bu poligonal berkitme, farklı ebat ve şekildeki dev kaya bloklarından hiçbir harç ya da diğer türden bir birleştirici malzeme kullanılmaksızın örülmüş ve birçok kule ve surla tahkim edilmiş. Kenti çevreleyen duvar, arkeologlara göre bu özellikleriyle Amos’un Helen uygarlığının ilk dönemlerine kadar giden ve bugüne kadar çok azı ortaya çıkarılabilmiş bir öyküsü olduğunu gösteriyor.
Apollon ve Dionysos: Karşıt kültlerin birliği
İçerde, küçük bir tapınağa ait kalıntılar Amos’un bir diğer özgün yanını oluşturuyor. Tapınakta, muhtemelen Apollon’a ait olan bir de heykel kaidesi var. Bölgede George E. Bean tarafından 1948 yılyında yapılan ilk ve son kazı sırasında gün ışığına çıkarılan yazıtta Amos halkının Apollon’a ‘Samnaios Apollo’ adıyla ibadet ettikleri anlaşılıyor. ‘Samnaios’ ön ismi, tümüyle Amos’lulara özgü; başka hiçbir yerde bu isme rastlanmamış. Aynı yazıtlardan ayrıca, Amos’un bir de ‘Hieromnamon Kurulu’na da sahip olduğunu öğreniyoruz. Bu kurul, antik Yunan’da, özellikle Delphi’deki başta olmak üzere, ortak bir dinsel merkez ya da tapınağı paylaşan komşu şehir devletlerinin oluşturduğu Konsey’de Amos’u temsil eden din adamlarından oluşuyor.
Dionysos ve Apollon kültlerinin birlikte varlığı her şeyden önce Amos’un tipik bir Karya kenti olduğunun işareti. Bilindiği gibi Güney Ege’ye yaklaşık olarak M.Ö. 11. yüzyılda yerleşen Karyalılar, buraya birkaç yüzyıl sonra gelen Yunan medeniyeti ile çok yakın bir sosyo-kültürel alış veriş içinde oldu ve giderek de onların egemenliği altına girdi. Ancak buldukları her fırsatta bu yeni egemenlere karşı koymaktan da geri durmadılar. Antikitenin büyük yazarı Homer’e göre Karyalılar Truva savaşında Helen’lere karşı Truvalıların yanında saf tutmuştu:  
“Karya’lılara, şu tuhaf dilli insanlara da Nastes komuta etti. Bunlar, Miletus’u, ormanlarla kaplı Phthires dağını, Maeander (Menderes) Nehri’nin iki yakasını ve Mycale dağının yüce zirvelerini elinde tutar.”
Alıntıda ‘tuhaf’ olarak çevrilen sözcüğün orijinal metinde ‘barbarous’ olarak geçtiğini ve bu sözcüğün de bugünkü aşağılatıcı anlamına ‘dönüşmeden’ çok önceleri, eski Yunanda ‘dili anlaşılamayan, kaba-saba konuşan, kekeme’ anlamına geldiğini belirtmek gerekiyor. Gerçekten de anadillerini büyük ölçüde terk edip, bir tür kültürel hegemonya sonucu konuşmaya başladıkları Helen dilini biraz kırık bir aksanla konuşurdu Karya halkı. 
Helenlerin en önemli kültlerinden Apollan’a karşı Dionysus, yani hakikat arayışına karşı özgürlük, akıl ilkesine karşı haz ilkesi, belki de bu nedenle Yunan boyunduruğuna giren ve ve egemen kültürce ‘barbar’ olarak nitelenen bütün kavimlerin bu karşıtlığı ifade etmek için benimsediği bir diğer karşı-kült olmuştur. Amos’ta yoğun bir şarap üretiminin varlığına ilişkin zamanımıza kadar gelen izler, Dionysus sunağı ve Apollo’ya verilen ‘Samnaios’ ön ismi bu bağlamda değerlendirilebilir.

Bereketli Topraklar Üzerinde bir Akropolis
Antik metinlerde Amos’a fazla bir atıf yok. Buradaki yaşama dair bilgi alınabilecek yazılı kaynakların başında Prof. George Bean’ın 1948 yılındaki kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkardığı kira sözleşmeleri geliyor ve bölgeye dair çağdaş çalışmaların hemen tümü bu sözleşmeleri referans alıyor. 
Pek bilinmeyen bir diğer bilgiye ise antikitenin ünlü sofistlerinden, politikacı, belagat ustası ve elçi Aeschines’in yazılarında rastlıyoruz. Atina’lı Aeschines’in  M.Ö. 390’da doğup muhtemelen 314 de öldüğü sanılıyor. M.Ö. 348 yılında amansız rakibi Demosthenes ile birlikte Atina’ya saldırı hazırlığında olan Makedon kralı Philip II’ye müzakereler için gönderilen heyet içinde yer alıyorlar. O zamana kadar Philip’in en kararlı muhaliflerinden biri olan Aeschines, bu görüşmelerden sonra saf değiştirip güçlü Makedonlara karşı direnmenin faydasız olacağını savunmaya başlayınca meslekdaşı Demosthenes tarafından ihanetle, Philip’ten rüşvet almakla suçlanıyor. Aeschines Atina Senatosu huzurunda hitabet sanatının en büyük örnekleri arasında sayılan Against Timarchus (Timarchus’a Karşı, M.Ö. 345) ve On the False Legation (Elçilik Hataları Üzerine M.Ö. 342) başlıklı konuşmalarıyla kendisini savunmasına rağmen davayı kaybedince emekliye ayrılıp Ege’ye yerleşiyor ve profesyonel bir sofist olarak Rodos’ta ‘Belagat Okulu’ açıyor.
Aeschines’in muhtemelen bu sıralarda Amos’tan da arazi satın aldığını ve bizzat kendisinden bu toprakların çok verimli olduğunu öğreniyoruz. Prof. Bean’ın bulduğu ve M.Ö 200’lü yıllara ait olduğu belirlenen kira sözleşmeleri de olasılıkla Gölenye civarındaki düzlükleri kapsayan bu arazilerin tarımsal açıdan çok bereketli olduğunu doğruluyor. 

Amos ismi nereden geliyor?
Bir arkeoloji formasyonu olmamasına karşın Karya bölgesindeki en kapsamlı çalışmalardan birine imza atan Araştırmacı-Yazar Bilge Umar, Amos sözcüğünün antik Helen dilinde de kimi anlamları olmakla birlikte bir kent ismi olarak seçilmesinin ‘olanaksız’ olduğunu belirttikten sonra, Amos’un Karya diline ait bir sözcük olduğunu ve muhtemelen ‘ana tanrıça tapınağı’ anlamına geldiğini öne sürer. Modern dil bilimi, ‘Karyaca’nın Hint-Avrupa dil ailesine bağlı Hitit-Luwi alt-familyasına  ait bir dil olduğunu ve  güneydoğu ve kuzeyinde konuşulan Lidya ve Likya dilleriyle de akrabalığını ortaya çıkarmış bulunuyor. 
Ancak Amos ismine ilişkin çok daha enteresan başka bir argüman daha var. Amos, aynı zamanda, Eski Ahit’te zikredilen 700’ü aşkın peygamber arasından Tanah’ta ismi geçen ve Musevilerce kutsal kabul edilen 55 peygamber arasında, ‘12 Küçük Peygamber’ den biri olarak yer alıyor. M.Ö. 8. yüzyılda Kudüs’ün 12 km. güneyindeki Tekoa’da yaşayan bir çoban olan Amos, Tanrı onu özel bir misyon için, İsrail’deki kullarına yönelik uyarısını ulaştırmak üzere seçinceye kadar ‘ne bir peygamber ne de bir peygamber oğlu’dur. Amos, önce bu kutsal görevi kabul etmekten çekinir, bu kötü haberi krallara iletmekten korkmaktadır; zaten yoksul bir güneyli olarak Kuzey Krallığı’na, İsrail’e de girmesi yasaktır.
1928 yılında Suriye’deki Lazkiye kenti yakınlarında ortaya çıkarılan Ugarit uygarlığı ve bütün diğer diller gibi İbranice’nin de kökeni olduğu anlaşılan ‘insanlığın ilk alfabesi’ Ugaritçe metinler, Yahudilerin kutsal metni Eski Ahid’in de büyük ölçüde Ugarit kültlerinden esinlendiğini kanıtlamış, bu arada Amos’un da yoksul bir çoban değil, varlıklı bir çiftlik sahibi olduğunu göstermişti. 
Katolik ve Yahudi dünyası halen bu konuyu tartışa dursun, Amos her şeyi göze alarak bu ‘kaçınılmaz’ görevi yerine getirir. Kehanet gerçekleşir; büyük bir ihtişam içinde dini inaçlarını unutarak zevk ve safa içinde yaşayan, yoksulları ezen ve kayıtsız kalan Kuzey Krallığı Tanrının gazabına uğrayarak yıkılır. Amos, Tanrının elçisi sıfatını alarak kutsal bir kimlik kazanır. Toplumsal adaletsizliğe karşı vaazlarıyla ve bu vaazlarını yazıya döken (Book of Amos) ilk peygamber olarak tanınır. 
Amos’u çevreleyen ‘kiklopyan tarzı’ duvarların Miken uygarlığının karakteristiği olarak kabul edildiği, bu kültürün Batı ve Orta Anadolu ile Suriye kıyılarına, Kıbrıs ve Filistin'e kadar etkin olup, Mısır'a kadar uzandığı, nitekim bu tarz duvarların ağırlıkla Orta Doğu, antik Yunan ve İtalya’da bulunduğu göz önünde tutulduğunda Amos isminin Peygamber Amos’tan gelme ihtimali ve iddiası da güç kazanıyor. 

Öte yandan yazılı tarihteki ilk izlerine M.Ö. 1800 ile 1200 yılları arasında yazıldığı sanılan Hitit ve Asur yazıtlarında rastlanan Karya’nın, M.Ö. 1250 yıllarında IV. Tudaliya komutasındaki Hitit güçlerince yıkılan Anadolu Devletler Konfederayonu ‘Assuwa’yı oluşturan 22 şehir devletinden biri olarak ‘Karkissa’ ismiyle kayda geçtiği de biliniyor. İlk büyük krallarından biri olan ‘Kar’dan esinlenerek Karya ismini alan bu devlet, muhtemelen Hitit işgali sırasında yurtlarını terk ederek Güney Ege’ye yerleşti ve bölgeye adını verdi. Bu nedenle Suriye ve Filistin ve Hatta Mısır’la ilişkileri olması doğal.

Nasıl Gidilir?
Amos, Marmaris’ten 25, İçmeler’den yaklaşık 15 ve  Turunç’tan 4 km. Turunç’u geçtikten sonra yol kenarında Turunç Mavi Bayrak Derneği’nce hazırlanan Amos panosunu gördüğünüzde aracınızı durdurup park edebilirsiniz. Tekneyle gelenler ise Kumlubük koyuna demirleyip, tırmanabilir. Sitenin dev taşlardan yapılmış duvarlarını kuzey yönünden izlerseniz 2500 yıla meydan okuyarak bozulmadan kalabilmiş merdivenli girişini bulabilirsiniz. Amos oldukça büyük bir alan üzerine kurulu. Yüksek bir tepe üzerine kurulu olduğundan Kumlubük ve Turunç koylarına nefes kesici manzaraları var. Yanınıza fotoğraf makinesi, hafif yiyecek ve özellikle içecek bir şeyler almanızda yarar var. Bol ağacı ve gölgeliği olduğundan bütün bir günü orada geçirmeniz de mümkün. Rodos Peraea’nın üç tiyatrosundan biri olan tiyatrosu sitenin tam ortasında yer alıyor. Yalnızca bir kez kazılmış olduğundan bir çok kalıntının halen toprak altında olması mümkün. Binlerce yıllık taşlar adım başı karşınıza çıkıyor. Çevreye ve tarihsel dokuya zarar vermeden gezmek çok önemli.